Tonglen’in ana fikri şudur: Başkalarının acısını ve ıstırabını alır, onlara, iyi-oluş ve huzur göndeririz. Ne zaman acı hissedersek, nefesimizi içimize çekerek bu hissi bütünüyle kabul eder, hisseder ve dönüştürürüz. Ardından nefesimizi bırakarak sevgiyi, nazikliği, rahatlamayı ve açıklığı da bırakırız.


Bu düşünce size tuhaf gelebilir, çünkü bu yapmak istediğimiz en son şeydir. Başkalarının acılarını almak istemeyiz. Öyle ya, zaten bizim acımız bize yeter ve herkes kendi acısından sorumlu olmalıdır. Genel eğilimimiz iyiyi tutarak kötüyü uzaklaştırmaktır. Oysa tonglen bu eğilimin tam tersini yapar; iyiliği verir kötülüğe hoşgeldin der. Bu açıdan tonglen genel kanının aksine hareket eder.

Not in Fashion, Mark Borthwick,2009

Tonglene karşı ilk tepkimiz onun zararlı olduğunu düşünmek olabilir. Negatifliği ve başkalarının acısını alacağız ve bu zehirli olacaktır. Aslında olan, özellikle sevmediğimiz insanların acısını alarak, kendi direncimizi ve kaçınma eğilimimizi geri almamızdır. Onların acılarını tamamen almış olmayız aslında. Bu, direnci ve kaçınma eğilimimiz için sarf ettiğimiz enerjiyi kabul etmektir. Bunu yaparak, hayatla aramızdaki duvarı yıkmış oluruz. Kendimize, kalbimizi açmak ve başkalarının acılarına karşı daha hassas olmak için izin veririz. İşte bu pratiğin gerçek anlamı aslında her tür acıya açık olmak, acı çekmeye dair korkumuzu ve bunun bizi kapattığını fark etmektir.


Tonglenin altında yatan prensip, zor olan probleme sebep olan duygular, sıkıntılı insanlar ve yaşamsal durumlar değildir. Önemli olan bizim bunlara nasıl tepki gösterdiğimizdir. Yaşadığımız durumları zorlaştıran, kalbimizi ve zihnimizi bu duruma kapamamızdır.


Tongleni Hayata Nasıl geçirebiliriz?


Bunu bir daha sevmediğiniz birisini gördüğünüzde otomatik olarak kendinizi kapattığınızı ve bedeninizde gerginlik hissettiğinizi fark ederek uygulayabilirsiniz. Zihnimizi kapatmak ve bu kişiden kaçmak yerine, tonglen ile birlikte rahatsızlığımızı ve direncimizi fark eder ve nefes alarak bunu dönüştürürüz ya da dönüştürdüğümüzü hayal ederiz.

UYGULAMA: Onu gördüğünüzde veya düşündüğünüzde bedeninize odaklanın, bu bir kişi bile olmak durumunda değil. Sizi rahatsız eden bir anı veya geleceğe dair bir endişe de olabilir. Bedeninizde bir gerginlik hissediyorsanız önce fark edin, sonra izin verin hemen bir çözüm bulmaya çalışmak yerine. Yüzünüzü bu zorlanmaya döndükten sonra bir nefes alarak bu zorlanmayı soluyun ve bir nefes vererek iyi dileklerde bulunun. Bu dilekler “huzurlu olmanı diliyorum, hafiflemeni/hafiflemesini diliyorum, şefkat diliyorum, güvende olmanı/olmayı diliyorum” gibi dilekler olabilir.


Eğer böyle hissetmiyorsak nasıl yapabiliriz? Bunu öğrenmenin bir yolu var mıdır?


Sevgi de diğer her şey gibi “öz” de başlar. Önce sahip olduğumuz sevgiyi ve ona ait potansiyelimizi keşfetmekle başlarız. Ardından bu sevgiyi diğer kişilere yaymaya başlarız. Bu kulağa kolaymış gibi gelebilir ancak gerçek sevgimizi nasıl yayabiliriz? Ya da bazıları için herkese koşulsuzca sevgi göndermek gereksiz, safça ve korunmasız gelebilir. Kalbinizi koşulsuzca açmanız, sevgiyi diğerlerine koşulsuzca vermenizin onların bunu suistimal etmesi veya kalbinizi kırmasını daha kolay hale getirebileceğini düşünebilirsiniz.

Erwin Blumenfeld: The Eye of Male Mortality, 1947

Eğer düşüncelerinizde ve hislerinizde tam da şu anda ne olup bittiğine bakarsanız, çok bariz ve temel bir şeyi fark edeceksiniz. Zihninizde daima mutluluğu bulmaya çalışıp acıdan uzak durmaya çalışırsınız. Beş duyu organlarınızla ilişkili veya düşüncelerinizde ortaya çıkan en küçük şeyler bile aslında zihninizin üçlü sınıflamasına takılır: Ya seversiniz, ya sevmezsiniz ya da nötrsünüzdür. Zihniniz bunlara üç şekilde tepki verir: sevdiğiniz şeylere yakınlaşmak, sevmediğiniz şeylerden uzak durmak, nötr olduğunuz şeyleri de fark etmemek, görmemek gibi. Bu zihinsel sınıflamanın içinde de aslında fazlasıyla “ben” vardır. Önerilen yol ise, bu zihinsel sınıflamayı hiçbir koşulda yapmamak değil, fakat diğerleri ile kurduğumuz ilişkide bu sınıflamanın yanlılığını ve öznelliğini fark etmektir.

Kendi mutluluğumuzdan vazgeçmeyi tercih edebileceğimiz yegane kişiler çocuklarımız olabilir. Çocuğunuzu çok sevebilir, onun için mutluluğunuzdan feragat edebilirsiniz. Eğer sevginiz öz-öneminizden arınmışsa, o çocukların sizin olup olmaması bile fark etmez. Önemli olan onların da aynı sizin gibi mutlu olmak ve acıdan uzaklaşmak isteyen varlıklar olduğunu anlamaktır.


Özümüzde diğer varlıklarla eşit olduğumuzu düşünmek, onlarla zihnimizde bir bağ kurmamıza yardım eder. Yani siz insan olmanın bir örneğisiniz.
Kendimizin ve diğerlerinin özümüzde aynı olduğunu düşünmek diğerleriyle aramızdaki alışılagelmiş sınırları kırmada bize yardım eder…


ŞEFKAT: ZORLAYICI DUYGU VE DURUMLARLA YAŞAYABİLME SANATI (2019, İnkılap yayınevi) KİTABINDAN ALINTILAR VARDIR.


Doç. Dr. Zümra Atalay